ATATÜRK İLKELERİ

Atatürkçü Düşünce Sistemi

Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadele’nin önderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olduğu kadar, Türk ulusunun çağdaşlaşma iradesinin simgesidir. Atatürkçülük, kısaca Atatürk ilkeleri ve inkılâplarının çeşitli yorumlarından kaynaklanan çeşitli görüş ve düşüncelerin ortak adı olarak tanımlanabilir. Atatürkçülük terimi Atatürk’ün ölümünden sonra ortaya çıkmıştır. Atatürk hayattayken “Kemalizm” terimi kullanılıyordu ve bu terim daha çok, cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve görüşlerini özetleyen ve CHP’nin 1935 tarihli tüzüğünden 1937’de 3115 sayılı yasayla Anayasa’ya da geçirilen “Altı Ok” için kullanılıyordu. Atatürk’ün ölümünden sonra ise “Atatürkçülük” veya “Atatürkçü Düşünce Sistemi” terimi yaygınlaştı.  Atatürkçülük, özü itibarıyla Mustafa Kemal’in 1920’lerde ve 1930’larda Türkiye’de uygulamaya çalıştığı siyasal bir programdır. Atatürk’ün ölümünden sonra ise Türk milletinin çağdaşlaşma idealini her zaman yansıtan canlı bir simge halini almıştır.

Atatürk ilkelerini belirgin hedefleri yöneliktir ama bunları değişmez kural ya da dogma olarak görmemek gerekir. “Devletçilik” ilkesinin, sermaye birikimi olmaması nedeniyle o dönem için devlet girişimini ön plana çıkarsa bile, liberalizme yani özel girişime kapalı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Ya da “İnkılâpçılık” ilkesine farklı yorumlar getiren aydınlarımız olmuştur. Ayrıca, “Altı Ok” arasında başlık olarak yer almamasına rağmen, “tam bağımsızlık”, Atatürk’ün yaşamında çok önemli yer tutan bir siyasal anlayıştır.  Milliyetçilik ilkesini dikkatli bir şekilde incelediğimizde bunu görebiliyoruz.

Atatürk İlkeleri altı başlık altında toplanır:

 1. Cumhuriyetçilik

Atatürk inkılâplarının siyasal yanı ön plandadır. Çünkü Atatürk yeni bir devletin, yeni bir yönetim biçiminin kurucusudur. Çok uluslu bir imparatorluktan bir ulus-devlete geçiş gerçekleştirilmiş ve böylece modern Türkiye’nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Atatürk, cumhuriyet düzenini özgürlük ve ulu­sal egemenlik ilkeleri üzerine dayandırmıştır. Atatürk’e göre cumhuriyet, bir halk idaresidir. Bu nedenle demokratik olmalıdır. 

ATATÜRK diyor ki: “Bugünkü hükümetimiz, devlet örgütümüz, doğ­rudan doğruya ulusun kendi kendine, kendiliğin­den yaptığı bir devlet örgütü ve hükümettir ki onun adı cumhuriyettir. Artık hükümet ile ulus arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet ulustur ve ulus hükümettir. Artık hükümet ve hü­kümet mensupları kendilerinin ulustan ayrı olma­dıklarını ve ulusun efendi olduğunu tümüyle anla­mışlardır. Hepimizin efendisi olan ulusun ilerle­mesi, yükselmesi ve ona hizmet eden devlet me­murları için başarılar dilerim.”

Cumhuriyetçilik ilkesi doğrultusundaki gelişmeler:

  • TBMM’nin açılması (23 Nisan 1920)
  • 1921 Anayasası’nın hazırlanması
  • Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)
  • Cumhuriyet’in ilanı (29 Ekim 1923)
  • Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924) ve Osmanlı hanedanının yurt dışına çıkarılması
  • Siyasal partilerin kurulması
  • Ordunun politikadan ayrılması
  • Kadınlara da seçme ve seçilme hakkı tanınması (1930–34)
2. Milliyetçilik (Ulusçuluk)

Atatürk’ün inkılâbı, aynı zamanda milliyetçi bir inkılâptır. Atatürk milliyetçiliği ırkçı bir yapıda değildir. Bu inkılâbın amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesi idi. Bu milliyetçilik, tüm diğer milletlerin bağımsızlık haklarına saygılı bir milliyetçiliktir. Yine bu milliyetçilik, sosyal içerikli bir milliyetçiliktir. Yalnızca anti-emperyalist değil, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine karşı olan bir milliyetçiliktir. Atatürk milliyetçiliği, Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.

Milliyetçilik ilkesinde amaç, ulusal birlik ve beraberliği, ülke bütünlüğünü sürdürmektir. Atatürk milliyetçiliği ırk ve din esasları üzerine kurulmamıştır. Bu yüzden 30’lu yıllarında Avrupa’da hakim olan Faşizm ve Nazizm’den çok farklıdır. “Türk devletini oluşturan insanla­ra Türk halkı denir.” sözüyle Türk milletini kaderde, üzüntüde ve kıvançta ortak hareket eden bir kitle ka­bul eder. Sınıfsal çatışmayı reddettiği için komünist sistemden de ayrılır. Akılcı ve insancıldır. Saldırganlığa karşıdır. Yurt, ulus ve insan sevgisi temeline dayanır.

ATATÜRK diyor ki: “Türk ulusçuluğu, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilişkilerde, bütün çağdaş uluslarla ay­nı çizgide ve onlarla uyum içinde yürümekle bir­likte Türk toplumunun özel karakterlerini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmaktır. Bilinmelidir ki ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka ulusların avıdır.”

Milliyetçilik ilkesi doğrultusundaki gelişmeler:

  • Ülkenin işgalden kurtarılıp, bağımsızlığın sağlanması
  • Türk Tarih Kurumu’nun kurulması
  • Türk Dil Kurumu’nun kurulması
  • Kapitülasyonların kaldırılması
  • Kabotaj Kanunu’nun çıkarılması

3. Halkçılık

Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik ilkelerinin doğal bir so­nucudur. Bu ilkeye göre yasalar önünde herkes eşit­tir. Sınıf ayrımı yoktur. Toplumsal gruplar arasında eşitliği öngörür. Özellikle tarımsal ve hukuk alanındaki çalışmalar bu ilke doğrultusundadır. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi bu ilke kapsamına da girer. Mustafa Kemal Atatürk, TBMM’nin açılışından itibaren her siyasal öneriye ve program taslağına halkçılık adını koymaya özel bir önem vermiştir. Halkçılık ilkesi, bağımsız ve ulusal bir devletin sosyal yönünü oluşturur.

Atatürk inkılâpları, özellikle İsviçre Medeni Kanunu olmak üzere Batı kanunlarının Türkiye’de uygulamaya konmasıyla birlikte kadınların toplumsal konumu kökten değişmiştir. Üstelik 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme hakkını almışlardır. Atatürk çeşitli ortamlarda Türkiye’nin gerçek yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan çok bir hedef niteliğindeydi. Sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olunduğu ifade edilmekte ve hiçbir bireyin, ailenin, sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul edilmemektedir. Halkçılık, “Türk vatandaşlığı” olarak ifade edilen bir fikre dayanmaktadır. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri, onların daha fazla çalışmaları için gerekli psikolojik teşviki sağlayacak, birlik fikri ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olacaktır.

ATATÜRK diyor ki: “Toplumbilim bakımından bizim hükümetimizi an­latmak gerekirse ‘Halk Hükümeti’ deriz. Toplum­sal öğreti bakımından da düşündüğümüz zaman biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalı­şan emekçileriz, zavallı bir halkız! Niteliğimizi bi­lelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmak zorunda olan bir halkız! Onun için her birimi­zin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bu hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve ya­şamını çalışmadan geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuzun içinde yeri yoktur, hakkı yoktur.”

Halkçılık ilkesi ile ilgili gelişmeler:

  • Soyadı Kanunu’nun kabulü (1934)
  • Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesi (1926).
  • Aşar vergisinin kaldırılması (1925)
  • Ayrıcalık belirten unvan ve lakapların yasaklanması (1934)
  • Kılık Kıyafet Kanunu (1925).
  • Yasa önünde eşitliğin sağlanması

4. Laiklik

Laiklik en basit tanımıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.  Hukuk kuralları ile devlet düzeninin dine değil akla ve bilime dayandırılması ve kişilere vicdan özgürlü­ğünün tanınmasıdır. Diğer tüm ilkeler gibi 1937’de anayasaya dâhil edil­miştir. Amaç özgür düşünceyi geliştirmek ve toplu­mun taassuba yöneltilmesini önlemektir.

Osmanlı Devleti’nde teokratik bir anlayışın görülmesi, toplumsal bilinçlenme ve kalkınmanın ve hukukun üstünlüğünün önündeki en büyük engeldi. Türkiye Cum­huriyeti ise çağdaş bir toplum olma ülküsünü benimsemişti. Laiklik akılcı, birleştirici, çağdaş ve dinamik bir yaşama biçimidir. Laiklik, dine karşı bir duruş değildir. Tam tersine inanç ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir. Karşı olunan durum, dinsel bağnazlığın toplum yaşamına hâkim olması ve siyasal iktidarın da dine dayalı olmasıdır. Laik bir düzende ulusal eğitim, kültür ve yasama alanları dinden bağımsız olmaz zorundadır.

ATATÜRK diyor ki: “Dünyada her şey için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, doğru yoldan çıkmaktır. Yalnız ilim ve fen, yaşadığımız her dakikanın gelişimini anlamak ve takip etmek için şarttır.”

Laiklik ilkesi doğrultusunda yapılan yenilikler

  • Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924)
  • Seriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılması (3 Mart 1924)
  • Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği) Kanunu’nun kabulü (3 Mart 1924)
  • Kılık Kıyafet Kanunu (1925)
  • Tekke ve zaviyelerin kapatılması (1925)
  • Türk Medeni Kanunu’nun kabulü (1926)
  • Anayasa’dan “Devletin dini İslam’dır.” maddesinin çı­karılması (1928)
  • Türk kadınına siyasal haklar verilmesi (1930–34)
  • Laiklik ilkesinin Anayasa’ya girmesi (1937)

5. Devletçilik

Devletçilik, ekonominin devlet tarafından yönlendirilmesi­dir. Ancak özel girişime de izin verir. Amaç hızlı sa­nayileşmeyi sağlamaktır. Devletçilik ilkesi, özellikle Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun amacına ulaşamaması üze­rine uygulanmaya başlanmıştır 1934’de I. Beş Yıllık Kalkın­ma Planı’nın hazırlanmasıyla ekonomide tam bir devlet kontrolü sağlanmış oldu. Madencilik, sanayi alanındaki çalışmalar bu ilke doğrultusunda yapılan yeniliklerdir.

Mustafa Kemal Atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye’nin bir bütün olarak kalkınmasının ekonomik ve teknolojik gelişmeye bağlı olduğunu belirtmiştir.

Devletçilik ilkesi,

  • devletin, ülkedeki genel ekonomik faaliyetleri düzenlenmesini
  • özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı alanlara ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara yine devletin girmesini gerektiren bir ilke olarak yorumlanabilir.

Devletçilik ilkesinin uygulanmasıyla devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.
 
Bu dönemde devlet müdahalesini zorunlu kılan iç ve dış nedenler şunlardır.

Dış Nedenler:

  • 1929’da, sanayileşmiş ülkelerde patlak veren “Dünya Ekonomik Buhranı” liberalizme güvenilirliği azaltmıştı. Buhran nedeniyle sanayileşmiş ülkeler, ellerindeki sanayi mallarını satamaz hale gelmişlerdi. Az gelişmiş ülkeler ise, buhrandan tarım ürünlerinin fiyatlarının süratli biçimde düşmesi şeklinde etkilendi. Türkiye o yıllarda tarım ürünleri ihracatçısı bir ülke olduğundan, ihracatı olumsuz etkilendi. Dünya ekonomik buhranı, Avrupalı ülkeleri, otarşi politikasına (kendi kendine yeterlilik ya da diğer ülke o ülkeden ne kadar mal alıyorsa, onun da diğerinden aynı değerde mal almasına dayanan ekonomik uygulamaya) yöneltti.
  • Lozan Antlaşması’nın 5 yıl süreyle, 1916 Osmanlı Gümrük tarifelerini bazı ülkelere uygulama zorunluluğu getirmesi, Türkiye’yi yabancı malların istila etmesine yol açmıştı. Bu durum, emperyalizme karşı kendini daha iyi savunabilmenin tek yolunun, bir an önce devlet eliyle sanayileşmek olduğu düşüncesinin haklılığını ortaya koymuştur.

İç Nedenler:

  • 1927’de çıkarılan “Teşvik-i Sanayi Kanunu” özel girişimcilere büyük kolaylıklar sağlamasına rağmen, özel yatırımlarda büyük bir artış olmadı. Üstelik özel sektör, halkın ihtiyacı olan alanlara değil de, kendilerine daha çok kar getirecek alanlara yöneldi.
  • Devletin, Türk tarihindeki geleneksel önemi ve ağırlığı halkı birçok şeyi devletten bekleyen bir beklenti içine itmişti.
  • 1930 yılının Kasım’ı ile 1931 Mart’ı arasında Atatürk, çıktığı büyük yurt gezisinde uygulanan ekonomik sistemin, coğrafi dengesizlikleri ve sosyal adaletsizlikleri gideremediğini görmüştü. Bunları sağlamak için, devletin ekonomik açıdan geri kalmış bölgelerdeki etkinliğinin bir an önce her yönden artırılmasını istemiştir.
  • Henüz yeterince vasıflı kadroların ve kişilerin yetiştirilememiş olması, yani “teknik bilgi yetersizliği”, sanayi ve ticaretin azınlıkların elinde olması, devletin devreye girmesini gerektirmiştir.
  • Ülkede yeterli sermaye birikiminin olmayışı büyük çaplı girişimleri önlemekteydi. Geri kalmışlıktan kurtulmak için devlet, yatırımlarda önderlik rolünü yüklenmiştir.

Devletçilik, aynı zamanda Halkçılık ilkesinin bir gereği olarak görülmüştür. Bu iki ilkenin uygulanması ile sosyal devlet anlayışının gerçekleştirilebileceğine inanılmıştır.

Devletçilik ilkesi doğrultusundaki gelişmeler:

  • KİT’lerin (kamu iktisadi teşekküllerinin) kurulması
  • 1934’ten itibaren planlı ekonomiye geçilmesi (Beş Yıllık Kalkınma Planları)
  • Eğitim yatırımlarının yapılması
  • Tekellerin oluşturulması
  • Sümerbank ve Etibank’ın kurulması

6. İnkılâpçılık

Atatürk yenilikçi ve inkılâpçı bir liderdi. Kurtuluş Savaşı boyunca Batı’ya karşı bağımsızlık mücadelesi vermiş olmasına rağmen, yaptığı yeniliklerin çoğunda yine Batı’yı örnek alması gerektiğini bilecek kadar sağduyuluydu.  İnkılâpçılık eski sistemi yıkıp, yeni bir sistem kurmaktır. Atatürk il­kelerinin korunmasını ve geliştirilmesini öngörür. Du­rağan düşünceye karşıdır. Çağdaşlık ve batılılaşma­dan yanadır.

ATATÜRK diyor ki: “Ben, manevi miras olarak hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman sürat­le ilerliyor; milletlerin, toplumların, kişilerin mut­luluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böy­le bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getir­diğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak iste­diklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu te­mel eksen üzerinde, akıl ve bilimin rehberliğini ka­bul ederlerse, manevi mirasçım olurlar.”